Digitürk, Süper Lig’in yayın hakları için 5 yılda 2.5 milyar doların üstünde ücret ödeyecek. İhalenin ardından futbolun marka değerinin de yükseltilmesinin şart olduğunu söyleyen Genel Müdür Ertan Özerdem, bunun nasıl başarılabileceğini anlattı. Özerdem’in D-Smart’a da bir önerisi var: “Onlar eğitim yayıncılığına yönelebilirler.”
Burak Mavi
GEÇTİĞİMİZ ay adeta derbi maçı havasında bir ihale seyrettik. Çekişmeli geçen ihale sonunda Digitürk, Süper Lig’in naklen yayın hakkını rekor bir fiyatla yıllık 321 milyon dolara aldı. TFF ve organizasyon payları ile KDV de eklenince Digitürk’ün kasasından ilk yıl 424 milyon dolar çıkacak. Sonra her yıl bu rakam yüzde 10 artacak ve beş yılın sonunda Digitürk, toplam 2 milyar 590 milyon dolar ödemiş olacak.
Evet, ihale bu fiyatla tarihe geçti. Ama kafalarda da bir sürü soru işareti oluştu. Birincisi Türk futbolunun kalitesiyle bu parayı hak edip etmeyeceği... Zira FIFA, Türk futbolunu kalite açısından Avrupa’da 21’inci sıraya koyuyor. Naklen yayın geliri açısından ise Avrupa’nın en pahalı altıncı ligiyiz.
Bir diğer nokta ise yayıncı kuruluşun bu parayı nasıl ödeyeceği... Digitürk 2008 yılında 825 milyon TL ciro elde etmiş bir şirket. 2009 rakamları henüz açıklanmadı ama yılda ortalama yüzde 15 civarında büyüyor. Buradan hareketle geçen yıl cirosunun 950 milyon lira, kabaca 650 milyon dolar civarında olduğunu söyleyebiliriz. Peki, cirosu 650 milyon dolar seviyesinde olan bu şirket yılda 424 milyon dolar ödemeyi nasıl göze aldı? Cevapları en yetkili ağızda aradık. Digitürk Genel Müdürü Ertan Özerdem bunun tek yolunun futbolun marka değerini yükseltmek olduğunu düşünüyor. Peki ama nasıl? Özerdem, sadece bu sorunun değil rakipleri D-Smart’ın geleceği, patronları Mehmet Emin Karamehmet’in ihaleye neden katıldığı, yayın ihalesinde kazandıkları yan hakları nasıl kullanacakları ile ilgili sorulara da cevap verdi.
Süper Lig’in yayın hakkını aldınız ama aynı zamanda çok büyük bir rakamın altına imza attınız. Planınız ne? Kâr edebilecek misiniz?
Açık söyleyeyim. Maç paketi satarak hele ilk senede yıllık naklen yayın bedelini çıkaramaz Digitürk. Bunun anlamı şu: İlk yıl açığı biz finanse edeceğiz.
O halde 2011’i zararla kapayacağınızı şimdiden söyleyebiliriz...
Hayır, zarar edeceğiz demedim. Maç paketi satışından elde edeceğimiz gelir, ilk yılın naklen yayın bedelini karşılamaz dedim. Digitürk’ün varlık yapısı ve nakit çevirme gücü bu açığı karşılayabilecek seviyede.
Peki ne zaman kâra geçmeyi hedefliyorsunuz?
Birinci yıl finanse eder, ikinci yıl yaptığımız yeni projelerle bu zararı bir miktar azaltırız. Hedefim üçüncü yıl maç paketi satarak naklen yayın bedelini karşılayabilmek. Ve sonraki iki yıl da kâr eder hale gelmek.
Üç senede ne değişecek...
Pazarlama taktikleriyle biraz yol alınabilir ama asıl ürünün gelişmesi gerekiyor. Futbolun satılabilirliğini artırmak için gerekli önlemleri, Türkiye Futbol Federasyonu, futbol kulüpleri ve Digitürk biraraya gelerek çok seri bir şekilde almak zorunda. Futbolun marka değerinin yükselmesi gerekiyor ve tarafların hepsi bunun için ne yapılması gerektiğini biliyor aslında.
Ne yapılması gerekiyor?
Ürünün kendisinde değişikliklere gitmek... Futbol maçlarını daha cazip hale getirmek, insanları heyecana sürüklemek, futbola ihtiyaç duyulacak evlerin sayısını artırmak lazım. Bunun için de futbol gerek yayın, gerek oynanan oyun olarak, daha hızlı, daha heyecan verici olmalı. Kavgadan ziyade mücadeleye dayanan, kaliteli, marka oyuncuların oynadığı bir lige sahip olmalıyız. Futbol her yönüyle kibarlaşırsa borcumuzu daha rahat öderiz.
KENDİ ÇALIŞANLARIMIZ MARKAYA ZARAR VEREMEZ
Bahsettiğiniz türde köklü değişiklikler için üç sene yeterli mi?
Futbolda bir senede bile çok mesafe kat edilebilir. Maçın yayın kalitesini artırmak için stadlardan kaynaklanan eksiklikler süratle tamamlanabilir. Kaliteli oyuncuların transferi de ödeyeceğimiz paralarla daha da kolaylaşır. Geriye iki şey kalıyor: Oyunun hızlanması ve gergin havanın dağıtılması.
Galiba işin en zor kısmı da bu, öyle değil mi?
Şu andaki durum şöyle özetlenebilir: Bir üye oturuyor televizyonun karşısına daha maç başlamadan gördüğü şeyler şunlar: Dolmamış bir stadyum, çok iyi durumda görünmeyen çimler ve sert tezahüratlı gergin bir atmosfer. Kulüp yöneticileri ile yapılan röportajları görüyor, orada da biraz gerilmeye başlıyor. Bizim spikerlerimiz de belki gerginliği artırmıyorlar ama azaltmıyorlar da... Zaman zaman gerginliğe meydan da veriyorlar. Maç başladıktan sonra oyun iki dakikada bir duruyor. Bu da seyir zevkini kaçırıyor. İnsanlar artık faul yapıldığında televizyonun karşısından kalkıyor. Bunların değişmesi gerekiyor futbolda. Daha iyi oyuncularla birlikte oyunun kalitesi ve hızı da yükselecek.
Tamam, diyelim oyun dediğiniz gibi hızlandı, seyir zevki arttı. Peki tansiyonu nasıl düşüreceksiniz?
Türkiye’de maç sonunda kendi yayınlarımız dahil olmak üzere herkeste bir hırs görüyoruz. Maç bittikten sonra gol yiyen takımı suçlayan demeçler birbirini izliyor. Peki gol atan takımın başarısına ne oldu? Onu alkışlamak yerine gol yiyen takıma eleştirileri sıralıyoruz. Vay efendim bilmem kimi niye oynatmadı? Defansı niye böyle kurdu? Yığınla negatif yaklaşım... Pozitife doğru değiştirmek gerekiyor. O kadar kolay bir şey değil fakat kurallarını koyup bir yerden başlamak lazım. TFF, kulüpler ve Digitürk biraraya gelip bunu bir proje olarak ele alırsa bu mümkün. Bunu da güzel analizleri yapılan keyifli bir şeye çevirirseniz o zaman markanın değerini yükseltirsiniz. Ondan sonrası artık kolay.
O halde kendi yayın politikanızda da birtakım değişikliklere gideceksiniz....
Sadece yayın politikası geliştirmenin ötesinde bu işlerin radikal olarak nasıl yapılacağının en iyi örneğini vermemiz gerekiyor. Kendi çalışanlarımız markaya zaten zarar veremez. Demeç verenlere gelince...
Devamı CNBC-e Business’ın Şubat sayısında... |