Bilimsel düşüncede iki aşamalı oluşum vardır. Önce ortaya bir hipotez atılır. Hipotez henüz yeterince deney ya da gözlemle desteklenmediği için bir fikir olarak alınır ama kesinleşmiş olarak kabul görmez. Eğer bu hipotez yeterince deney ya da gözlemle desteklenir de doğrulanırsa o zaman genel kabul görür ve hatta bilimsel kanuna dönüşebilir. Aynı çerçevedeki hipotez ve kanunların bir araya getirilmesiyle de teoriler kurulur.
Zaman zaman kanıtlanması mümkün olmayan hipotezler ortaya atılır ve bunlar aniden moda olurlar. Bugünlerde ekonomi dalında moda olan hipotez, “küresel kriz çıksa bile bize bir şey olmaz” hipotezi. Bunun nereden ve nasıl çıktığı bilinmiyor olsa bile bizim toplum için yabancı sayılmayacak bir gerçeği gösterdiği kesin. Bu görüşün iki kökeni olduğunu sanıyorum: İlki cehaletin verdiği cesaret... İkincisi ise önlem almak yerine işi kadere havale etmeye yönelen ya da sigorta yaptırmak yerine nazarlık asarak idare etmeye çalışan doğulu yaklaşım... Her ikisi de son derecede tehlikeli eğilimler. Aylardan beri siyasetçileri üzerimize doğru hızla gelen küresel kriz konusunda uyarmaya çalışsak da yarar vermiyor.
MİLLİ GELİR ARTTI HER ŞEY DÜZELDİ
TÜİK, milli gelir serisini yeni hesaplara göre düzeltti. Buna göre milli gelirimiz yüzde 32 oranında arttı. Yani örneğin 2006 yılında bizim GSYH’miz sandığımız gibi 400 milyar dolar değil, 526 milyar dolarmış. Kişi başına gelirimiz ise 5480 dolar değil 7500 dolarmış. Bu hesaplama değişikliğinin nedeni AB’ye uyum sağlamak. AB’nin uyguladığı “ESA95” hesaplarına göre bizim milli gelir revize edildiğinde böyle çıkıyor sonuçlar. Böylece yıllardır kayıt dışılık nedeniyle ekonomimizin olduğundan büyük olduğunu iddia edenlerin görüşleri de bir ölçüde hayata geçirilmiş oluyor.
Milli gelirin bu yeni hesaplanma biçimiyle yüzde 32 oranında artması yalnızca kişi başına düşen gelirimizi artırmakla kalmıyor. Kamu borç yükümüzün oranı, özel kesimin borç yükü oranı, cari açığın oranı, bütçe açığının oranı gibi bütün oranlar düşüyor. Bu değişiklik yalnızca faiz dışı fazla oranının aleyhine oluyor. Onun dışında her göstergede inanılmaz bir düzelme oluyor.
Bu yeni hesaplamaya dayalı göstergelere baktığımızda son beş yıldaki iyileşmenin neredeyse önceki 80 yıldaki gelişmelerden çok daha fazla olduğu ortaya çıkıyor. Yani Türkiye, son beş yılda önceki 80 yılı katlamış gibi görünüyor.
Aslında bu yeni rakam ve oranlar “bize bir şey olmaz hipotezi”ni çok güçlü kılıyor. Yani bu yeni rakamlar ve oranlar son beş yılda önceki 80 yılı katlayan bir ekonomik mucizeye imza atmış olan bir ekonomiye bir şey olmaz düşüncesinin ortaya çıkmasına yol açıyor.
Yeni milli gelir serisi, çoğu oransal değerleri düzeltmekle birlikte bazılarını da bozuyor. Örneğin faiz dışı fazla, ciddi biçimde gerilemiş oluyor. 2006 yılında yüzde 7.2 olan merkezi bütçe faiz dışı fazlası, yeni GSYH serisiyle birden yüzde 5.4’e geriliyor. Vergi yükü de olumsuz etkilenen göstergelerden birisi. 2006 yılında yüzde 24 olan vergi yükü (toplam vergi gelirleri / GSYH oranı) yüzde 18’e geriliyor. Buna sosyal güvenlik primlerini de eklersek kabaca yüzde 24 dolayında bir vergi yükü çıkıyor karşımıza ki bu OECD ortalaması olan yüzde 35’den çok düşük bir oran. Bu da bize Türkiye’de vergi yükünün çok düşük olduğunu gösteriyor. Öteden beri söylediğimiz gibi Türkiye’de yapılması gereken en önemli reform, vergi reformu. Bu da kayıt içinde olanların vergilerini arttırarak değil, kayıt dışındakileri kayda sokarak ve vergi denetimini bağımsız bir yapıya kavuşturarak çözülebilecek bir konu.
BİR SORUNUN YANITI YOK
Buraya kadar her şey iyi görünürken ve sanki “bize bir şey olmaz hipotezi”nin gücünü artıracak gelişmeler olurken bazı sorular insanın aklına takılıyor. Bunlardan birisi aslında hepsinden çok daha önemli ve açık bir soru: “Madem biz son beş yılda önceki 80 yılı katlayacak kadar mucizevi bir ekonomik gelişmeye imza attık o zaman niçin hâlâ yüzde 10 reel faiz ödüyoruz?”
Bunlardan birisi yanlış olmalı. Yani ya böyle bir mucize yok, ya da reel faiz vermemiz gerekenin çok üzerinde. Aslında ikisi de kısmen doğru. Milli gelir artışının bir bölümü YTL’nin değer kazancından kaynaklanıyor, yani sanal. Verdiğimiz reel faiz de vermemiz gerekenin çok üstünde.
Kuşkusuz bu yeni hesaplar, rakam, oran ve gösterge iyileşmeleri ülkenin geleceği açısından iyi şeyler. Ne var ki çoğu kağıt üzerinde olan bu düzelmelere aldanıp, daha açık bir ifadeyle aşırı değerli tutulmuş olan YTL’nin yarattığı sanal iyileşmeye bakarak ve bunu gerçek sanarak önlem almamanın bedeli ağır olabilir.
İlk üç ayda küresel dalgalanmanın en ufak bir esintisinin hissedildiği anda bize bir şeyler oldu. Ve hipotez geçerliliğini yitirdi ama hâlâ ısrarla o hipotezin peşinde koşuyoruz. Dünyanın en hızlı değer kaybeden borsası İMKB, dünyanın en hızlı değer kaybeden paralarından birisi YTL. Ama yine de bize bir şey olmaz hipotezi yaşamaya devam ediyor. Üstelik yukarıda belirttiğim gibi hipotez güçleniyor da.

IMF İLE DEVAM ETMEK YARARLI
Bu yıl IMF ile yürütülen program sona eriyor. Her siyasal iktidar IMF’yi yollamak ister. Nedense bu hareket toplumda destek görür. Toplum, yeni konulan vergilerin ya da yapılan bazı kısıntıların IMF’nin eseri olduğunu düşünür. O nedenle IMF’nin gitmesini bir başarı olarak görür. Bu hep böyle olmuş ve siyasetçiler IMF’yi gönderme konusunda çok istekli olmuşlardır. Oysa şimdi IMF ile devam kararı almanın tam zamanıdır. Eğer küresel sistem, ABD ile başlayan ve yayılmakta olan bir krizin içine girecekse Türkiye’nin bundan etkilenmemesi mümkün değildir. O nedenle IMF aslında bize şimdi gereklidir. Kanımca IMF ile yeni bir stand by programı içine girmekte yarar vardır. Aksi takdirde ekonomik programın hiçbir çapası kalmamış olacak.
Sürekli dalgalanma içinde yaşayacağımızı, iniş çıkışlara alışmamız gerektiğini yazalı çok zaman oldu. Gerçekten de dalgalanmalar 2006 yılından bu yana önceleri belirli zaman aralıklarıyla başladı, sonraları çok daha sık görülmeye yöneldi, şimdilerde her gün dalgalanmalar yaşanıyor. Her dalgalanma şişmiş değerleri biraz daha indiriyor. Ne var ki bu böyle devam etmeyecek. Bir süre sonra daha sert hareketler yaşanacak. Dünyanın hemen her yerinden gelen zarar haberleri, hedge fon sıkıntıları, şirket batışları giderek artmaya başladı.
BÜTÜN DÜNYA AYNI GEMİDE
Eskiden “hepimiz aynı gemideyiz” deyimi ulusal çerçevede söylenirdi. Muhalefetin eleştirisi ağırlaştığında iktidar söylerdi bu sözü. Şimdilerde artık bütün dünya için söyleniyor. Sermaye hareketlerinin serbestleşmesiyle birlikte bütün dünya aynı gemiye binmiş gibi oldu. Geminin kaptan köşkünde de ABD oturuyor. Dolayısıyla ABD’deki sıkıntı uzun süreli bir resesyona dönüşürse Chavez’in Venezüellası’nın da bundan etkilenmemesi pek mümkün değil. Ne var ki bu gemideki herkes aynı konumda değil. Bazılarının ekstra korunma olanakları var. Ötekilerin bu korunma olanaklarından yararlanabilmesi için bazı önlemler alması gerekiyor. O nedenle “bize bir şey olmaz hipotezini” artık bir yana bırakıp “bize de bir şeyler olabilir, o nedenle önlem alalım” diyerek harekete geçmemiz gerekir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın AKP hakkında açtığı kapatma davası işleri çok daha zorlaştırdı. Bu davayla birlikte iktidar partisi kendi derdine düştü. Yani artık ekonomiyi düşünüp, ekonomiyi kurtaracak önlemleri alması daha da zor olacak. AKP, artık ekonomiyi değil, kendisini kurtarma arayışında. Bu açıdan bakınca herkesin kendisini kurtarmak için önlem almasının zamanı gelmiş görünüyor.
|