Adınız
 
  Soyadınız
 
  E-posta Adresiniz
 
   
 
   
 
 

Kriz derinleşiyor

Nisan ayı küresel finansal krizin giderek finansal olmaktan çıktığını ve kriz olmaya dönüştüğünü gösteren gelişmelere sahne oldu. Peki küresel sistemin böylesine tehdit altında olduğu bir ortamda Türkiye ekonomi politikasını iyi idare edebildi mi?

Mahfi Eğilmez
 

Önce kısaca yakın geçmişi ve başlangıçta bugünkü krize nasıl bir teşhis konduğunu hatırlamaya çalışalım. Bundan bir yıl kadar önce ortada hiç kriz sözü yoktu. Herkes ABD’nin bir durgunluğa mı yoksa resesyona mı gideceğini tartışıyordu. ABD ekonomisini küresel sistemin dışında, o sistemi fazlaca etkilemeyecek bir ekonomi olarak görme eğilimi yaygındı. Bunun dünyaya yayılmayacağını çünkü Avrupa Birliği’nde bir sıkıntı olmadığını, gelişme yolundaki ülkelerin (özellikle de BRIC ekonomileri adı verilen Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin ekonomilerinin) üstün performansının bunu dengeleyeceğini söylüyordu yorumcular. Hatta buna “decoupling tezi” adı verilmiş ve ekonomi dünyasına müthiş bir tez olarak takdim edilmişti.
Derken konu ABD ile sınırlı kalmamaya ve bütün dünyada birtakım finansal bozulmalar ortaya çıkmaya başladı. ABD bankalarından sonra bazı Avrupa bankaları da sallanır oldu. “Küresel finansal kriz” tamlaması ilk kez o sıralar ürkek bir biçimde seslendirildi. Yine o sıralarda decoupling tezinin ekonomilerin çöküşü sırasında değil çıkışı sırasında işlediğinin farkına varıldı. Yani ABD’deki çöküşü başka ekonomilerin öyle kolayca dengeleyemeyeceği anlaşıldı.
Petrol, altın ve diğer metal fiyatlarındaki hızlı artışlar, reel kesimde de sıkıntılar çıkabileceğinin işaretini veriyordu. Nisan ayında tarım kesimi üretiminde yaşanan büyük gerilemelerin sonucunda gıda fiyatlarında hızlı bir sıçrama yaşanınca olayın küresel finansal kriz değil, küresel bir kriz olduğu konuşulmaya başlandı. Yılın ilk aylarında 100 doların altına düşeceği umulan petrol fiyatlarının 100 dolara düşmesi bile bir anlamda kurtarıcı bir gelişme olarak algılanacak hale geldi artık.
Bugün geldiğimiz noktada ise konunun iyimserlik ya da kötümserlikle açıklanabilecek halinin kalmadığını söylemek mümkün.    
Dünyanın her yanından tarımsal ürünlerde arz düşüşü ve talep artışı, dolayısıyla da ürün yetersizliğine dayalı fiyat yükselişi haberleri geliyor. Tuhaf bir şey ama arzın düştüğü ortamlarda talep de, belki biraz da stok yapma endişesiyle artıyor. Özellikle yoksulluk ve açlık sınırındaki ülkelerde ya da bölgelerde bu fiyat artışları, açlığı daha da artırıyor ve isyanlara yol açıyor. Dünya Bankası, gelişmiş ülkelerin yoksul ülkelere yardım yapması için uyarılarda bulunuyor.

TARIM KÖKENLİ KRİZ ANADOLU’YA YABANCI DEĞİL
Türkiye’deki manzara da tarımsal üretim açısından iç açıcı değil. 2007 yılının son çeyreği, tarım kesiminde yaşanan kuraklığın da etkisiyle büyümede düşüşle tamamlandı. Tarım kesimi yüzde 7.3 oranında bir ekonomik küçülme yaşadı. Yani 2006 yılının son çeyreğine göre 2007 yılının son çeyreğinde tarımsal üretim yüzde 7.3 düştü. Tarımsal üretimde yaşanan bu gerileme, fiyatların artmasına da katkıda bulunuyor.
Anadolu bu tür kuraklıklara ve üretim düşüşlerine yabancı değil. Bundan yaklaşık olarak 3 bin 200 yıl önce tarihten silinen Hitit İmparatorluğu’nun yıkılış nedenlerinden birisi olarak yaşanan uzun süreli kuraklığın yarattığı tarımsal üretim düşüşü gösteriliyor. Hiç kuşkusuz bronz çağ ekonomisinin en temel üretim kesimi, tarım üretimiydi. Dolayısıyla tarımsal üretimde ortaya çıkan böyle bir düşüş, devletlerin yıkılmasına neden olabiliyordu. Bugün o konumdan uzak gibi görünsek de tarımsal üretimin sonuçta en temel insan ihtiyaçlarını karşıladığını ve dolayısıyla çok önemli etkiler yaratacağını kabul etmemiz gerekiyor.
Krizin derinleştiğinin göstergelerinin başında şirketlerin peş peşe zarar açıklaması geliyor. ABD’de ve Avrupa’da büyük şirketler 2008 yılının ilk dönemine ilişkin zarar açıkladılar. Bu şirketler yalnızca finans sektöründeki şirketler değil. Reel sektördeki şirketlerin de yavaş yavaş benzer konuma geldiğini görmek mümkün. Bu anlamdaki esas bozulmanın ABD ve Avrupa’dan kaynaklanıyor olması hiç kimseyi yanıltmamalı. Bu sıkıntının öteki ekonomilere yansıması biraz gecikmeli olacak. Ama kanımca mutlaka olacak.  



STAGFLASYON VE SLUMPFLASYON
İngilizce’de durgunluk anlamına gelen “stagnation” ile fiyat artışı anlamına gelen “inflation”ın bir araya getirilmesinden yaratılan “stagflation” ya da Türkçe’ye Fransızca’dan geçmiş haliyle “stagflasyon”, durgunluk içinde enflasyon demek. Bu deyimle ekonomik büyümenin durduğu ama fiyat artışlarının devam ettiği bir ortam tanımlanıyor. IMF’nin Nisan ayında yayımlanan yeni Dünya Ekonomik Görünümü raporu (WEO) bütün dünyada büyümenin gerilediğini ortaya koyuyor. IMF’nin tahminlerine göre ABD’de 2008 yılı büyümesi yüzde 0.5, buna karşılık enflasyon yüzde 3.2 olacak. İşte stagflasyon bu demek. Yani eğer IMF’nin tahminleri doğru çıkarsa ABD’nin 2008 yılında stagflasyon içine girmiş olduğunu kabul etmek gerekecek. Aslına bakarsanız IMF’nin bu tahminlerinin bile iyimser olduğunu söyleyen yorumcuların sayısı oldukça fazla. Onlara göre ABD büyümesi 2008’de sıfır çıkarken enflasyon da 4’ün üzerinde olacak.
Eğer resesyonu ekonomik küçülme, yani eksi büyüme ya da milli gelirin reel olarak azalması olarak tanımlarsak en kötü ekonomik gidiş resesyonla enflasyonun bir arada ortaya çıktığı “slumpflasyon” halidir. Bu kelime de İngilizce’de ani çöküş, batış anlamına gelen “slump” sözcüğü ve “enflasyon” sözcüğünün birleştirilmesiyle oluşturulan bir sözcük. Slumpflasyon’da büyüme negatif olduğu halde fiyatlar artıyor. Yani milli gelir nominal olarak büyüyor ama reel olarak küçülüyor. (Aslında fiyat artışı ekonomideki küçülmeden düşükse milli gelir nominal olarak da küçülüyor.)
IMF’nin tahmini doğru çıkmaz da ABD 2008’de eksi büyüme sergilerse slumpflasyon olgusuyla karşılaşacak demektir.

TÜRKİYE VE IMF
Türkiye, slumpflasyon ve stagflasyon aşamasından şimdilik uzakta bulunuyor. Enflasyon iki haneye doğru gitse de henüz büyümenin negatif olacağına ilişkin bir görünüm söz konusu değil. Yakın geçmişimizde biz bu durumla birkaç kez karşılaştık. En yakın olanı 2001 krizinin sonucudur. Cari fiyatlarla GSYH’mız 2000 yılında 166.7 milyar YTL, sabit fiyatlarla 72.4 milyar YTL idi. Buna karşılık 2001 yılında yüzde 50’nin üzerindeki enflasyona eşlik eden yüzde 5.7’lik bir küçülme yaşayan ekonomide GSYH, cari fiyatlarla 240.2 milyar YTL, sabit fiyatlarla 68.3 milyar YTL olmuştu. Yani nominal olarak büyümüş görünen Türkiye reel olarak küçülmüştü. Bugün böyle bir görünüm yok. Ne var ki içinde bulunduğumuz koşullar 2009 yılında da tekrarlanırsa Türkiye stagflasyona girebilir. Bu konuda son uyarı Wall Street Journal’den geldi. Bana sorarsanız anlamsız bir uyarıydı bu. Çünkü bu konuda asıl uyarıyı ABD’ye yapmak gerek. Hiç kuşkunuz olmasın ki ABD, Türkiye’den çok daha önce stagflasyona veya slumpflasyona girecek.
Küresel sistemin böylesine tehdit altında olduğu bir ortamda Türkiye’nin IMF ile programı yenilememesi ve konuyu ileriye ertelemesi bence çok önemli bir ekonomi politikası hatasıdır. Türkiye ekonomisi açısından IMF yalnızca bir çapa görevi değil aynı zamanda düşük reytingini yükselten bir destek görevi de görüyordu.


 
 
Mahfi Eğilmez'in Diğer Yazıları
   

 
  Hemen üye olmak için tıklayınız.  
     


© 2006-2012 Doğuş İletişim

Doğuş Yayın Grubu Dergileri: National Geographic Türkiye | National Geographic Kids | CNBC-e Business | Motor Boat & Yachting | Robb Report