SON yıllarda ekonomide yaşanan gelişmeler, geçmişte bildiklerimizle zor açıklanır hale gelmeye başladı. Örneğin cari açığa bakıyoruz ve geçmiş bilgilerimiz bize bu düzeydeki bir cari açıkla kriz yaratılacağını söylüyor. Oysa öyle olmuyor. Hatta tam tersine dalgalı kur yöntemi uyguladığımız halde kur yukarı değil aşağıya gidiyor. Ya da büyümeye bakıyoruz ve Türkiye’nin geçmişinde bu kadar süreli bir yüksek büyüme yakalayamadığını görüyoruz. Ama işsizlik düşmüyor. Tarihindeki belki de en disiplinli kamu maliyesi dönemini yaşıyor Türkiye. Ama enflasyon gelişmiş ülkeler düzeyine bir türlü inemiyor. Yani tuhaf bir dünyada, çelişkiler içinde yaşıyoruz. Ve eski ekonomi bilgileri bu yeni dünyayı açıklamakta yetersiz kalıyor. Eski ekonomi, ulusal devletler ve adeta kompartımanlara ayrılmış bir dünyanın açıklanmasında işe yarıyordu. Ne var ki o bilgi birikimi küreselleşmenin egemen olduğu, neredeyse bütün kompartımanların tek bir kompartımana dönüştüğü bu yeni dünya düzenini açıklamakta yetersiz kalıyor. Bu, tıpkı yeni bir virüsün ya da eskiden bilinmeyen bir hastalığın ortaya çıkması halinde tıp biliminin başta çaresiz kalmasına benziyor.
Ekonomi sosyal bir bilim. Bütün sosyal bilimlerde olduğu gibi ekonominin temelinde de insan ve onun oluşturduğu toplum var. Temelinde insan olan bilimler, fizik bilimlerden bir açıdan çok önemli bir farka sahiptir. Sosyal bilimlerde olay ilk önce yaşanır, sonra bilimsel çerçeveye oturtulmaya çalışılır. Enflasyon olgusuyla karşılaşmadan böyle bir olay olduğu bilinemez ve bu bir bilimsel çerçeveye oturtulamaz. Şimdi ekonomideki uygulama bir kez daha bilimsel çerçeveden önce yola çıkmış ve küreselleşme denilen olguyu yaratmış bulunuyor. Konu yalnızca bir biçim değişikliğinden ibaret değil. Özellikle sermaye hareketlerinin serbest kaldığı bir dünyada birçok şey değişti. Bilim, bunun ne olduğunu, nasıl sınıflandırılması gerektiğini anlama aşamasında. Henüz bu işin teorik çerçevesi oluşturulabilmiş değil. Öyle olunca da bu çerçevede gelişen olayların yorumlanması, hastalıkların teşhisi ve tedavisi mümkün olamıyor. Tıpkı yeni bir virüse karşı eski antibiyotiklerin kullanılması gibi bir şey bu...
YENİ DÜNYA DÜZENİNİN
ULUSAL YANSIMALARI
Küreselleşmenin getirdiği büyük değişim, ülkeden ülkeye farklı biçimde yansıyor. Özellikle bizim gibi dışa açık, yabancı kaynak kullanarak büyüyen ülkeler bu değişimden olumlu etkileniyor. Eskiden ülkenin batışına yol açacağı düşünülen olaylar, şimdi böyle bir sonuç ya da beklenti yaratmıyor. Örneğin Türkiye’nin bu çapta bir cari açığa ulaşması ve bunu finanse edebilmesi, beş yıl önce asla mümkün görülmeyecek bir durumdu. Oysa bugün buradan bir sorun çıkmayacağı düşünülüyor.
Küreselleşmenin yarattığı değişim her zaman olumlu yansımıyor. Bazen yabancı kaynaklar, ekonomilere istenilenin ötesinde giriyor ve bu kez yerel paranın değer kazanması ve ihracatın zorlanması gerçeği karşımıza çıkıyor. Bazen borsalar, her şeyin önüne geçiveriyor. ABD Merkez Bankası’nın faiz kararı, çoğu zaman ulusal ekonomilerde ortaya çıkabilecek enflasyondan da büyüme düşüşünden de daha fazla önemli hale gelebiliyor.
YENİ DÜNYA DÜZENİNE UYMA ÇABALARI
Batılı ekonomilerin yeni dünya düzenine uyma çabaları başlangıçta planlı ve programlı gibi görünüyordu. Washington uzlaşması bu amaçla yaratılmıştı. Başta ABD ve İngiltere, sonra da AB’nin önde gelen ekonomileri ve Japonya olmak üzere gelişmiş ekonomilerin temsilcileri, G7 toplantılarında bu uyum sorununu görüşüyor ve belirli planlar oluşturuyorlardı. Zaman içinde bu konuda kopukluklar ortaya çıkmaya başladı.
Uluslararası alanda ortaya çıkan kopukluklar yeni dünya düzeninin bir çerçeveye oturtulmasını engelledi. Oysa bundan yedi sekiz yıl önce küresel finansal sistem üzerinde yoğun çalışmalar yapılıyor, IMF ve Dünya Bankası yeni bir yapılanma içine oturtulmaya çalışılıyordu.
İşin teorik çerçevesi de henüz tam olarak çizilmiş değil. Örneğin ekonomi bilimi küreselleşmeyi eski modele uyarlarken tam bir çözüme ulaşamadı henüz. Dışa kapalı ekonomi modelinden önce dışa açık modele, sonra sermaye hareketlerinin serbest bırakıldığı, kurların dalgalı olduğu modele geçildi. Ne var ki bu geçişler eski model temel alınarak yapıldığı için hâlâ eskinin izlerini taşıyor. Bu anlamda yeni dünya düzenini anlamak için yeni bir ekonomik yaklaşım yapılması gerektiğini düşünüyorum.

RUSYA VE ESKİ DÜNYA DÜZENİ
Petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki astronomik artışlarla her geçen gün biraz daha zenginleşen Rusya, son dönemde eski yaklaşımlarına dönüş sinyalleri vermeye başladı. Küreselleşme aslında soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte ortaya çıkmış bir olgu. Soğuk savaş devam etseydi belki de küreselleşme olgusu hiç ortaya çıkmayacaktı. Rusya’nın Gürcistan’ı işgali ve ardından Rus yetkililerin verdiği demeçler birdenbire eski soğuk savaş günlerini hatırlattı insanlara. ABD’nin Irak petrollerini yönetmeye başlamasından rahatsızlık duyan Rusya’nın böyle bir işe girişmesi aşağı yukarı bekleniyordu ama boyutunun böyle olacağı belki tahmin edilmiyordu. Bolşevik devriminin yıldönümünde Kızıl Ordu’nun Kızıl Meydan’daki gösterisi Rusya’nın eski süper güç konumuna geri dönmeye başladığının ilk sinyaliydi. En azından o gücün özlemini çektiğinin belirtisiydi.
Rusya’nın yaklaşımlarındaki değişim yeni dünya düzeninin öyle kolay oturmayacağını, ulusal güçlerin, eski alışılmış konumlarından kolaylıkla vazgeçmeyeceklerini gösteriyor bize. Rusya’nın gelişimi ve ardından Çin’in hızlı büyümesi dünyayı yine çok kutuplu bir konuma sürükler mi bilinmez. Ama bilinen bir şey var ki o da küreselleşmenin öyle kolayca gerçekleşecek bir sistem olmadığıdır.
TÜRKİYE’NİN KONUMU
Yeni dünya düzeninin yerleşip yerleşmeyeceğini şimdiden bilemeyiz. Ama öyle ya da böyle bu düzen şu aşamada işliyor. Türkiye, bu yeni dünya düzeni içinde ilginç konumdaki az sayıda ülkeden birisi. Petrolü yok ama petrol aktarım sisteminin ortasında yer alıyor. Tasarrufu yok ama dünyanın tasarrufunu çekip kullanıyor. ABD ve AB ile işbirliğinde ama İran’la da içli dışlı. Gürcistan’ın askerlerini yetiştiriyor, ordusuna yardım ediyor ama Rusya ile de iyi ilişkiler geliştiriyor. Yani bu yeni dünya düzenine en iyi ayak uyduran ülkelerden birisinin Türkiye olduğunu söylemek mümkün.
Türkiye, AKP iktidarı döneminde hem AB ile müzakereyi başlatarak batıyla ilişkilerini üst düzeyde tutmaya hem de İslami kimliğini öne çıkararak Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerini artırmaya çaba gösterdi. Son altı yılda gerek batıdan gerekse Ortadoğu’dan toplam 65 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye yatırımı çekmiş olması bu yaklaşımın bir sonucu. Unutmamak gerekir ki Türkiye 1980 – 2003 arasındaki 23 yıllık sürede yalnızca 18 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye çekebilmişti.
Özetle yeni dünya düzeni sürdükçe Türkiye’nin durumu iyiye gidebilir. Bu gidişin önünde iki önemli sıkıntı var: İlki yeni dünya düzeninin bu şekliyle devam edip etmeyeceği henüz bilinmiyor. Rusya’nın son çıkışları eski düzeni özlediğini gösteriyor. Ve Rusya yavaş yavaş eski gücüne dönüyor. Gürcistan olayları bunun sanki bir kanıtı gibi. İkincisi de Türkiye’nin İslami kimliğini öne çıkarmada dengeyi kaybetmesi halinde başka sıkıntıların ortaya çıkabilecek olması. Anayasa Mahkemesi’nin kararının AKP’nin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanacak olmasına dikkat etmek gerek.
|