16’NCI yüzyıl Osmanlı yüzyılıydı. İstanbul’un fethiyle başlayıp Kanuni Sultan Süleyman döneminde ulaşılan sınırlara bakıldığında bunu söylemenin zor olmadığını düşünüyorum. Osmanlılar, tıpkı Büyük İskender gibi, tıpkı Roma İmparatorluğu gibi, Akdeniz’i bir göl haline getirme rüyasını gerçekleştirmişlerdi. Osmanlı İmparatorluğu, batıda gelişen Rönesans, reform ve ardından gelen sanayi devrimine ayak uyduramadığı için 20’nci yüzyılın başında dağıldı.
19’uncu yüzyıl tartışmasız bir İngiliz yüzyılıydı. Kanada’dan Avustralya’ya kadar uzanan “üzerinde güneş batmayan” bir egemenlik alanına ulaşmıştı İngiliz İmparatorluğu. Zaman içinde milliyetçilik akımlarının gelişmesiyle İngiliz İmparatorluğu’na bağlı sömürgeler bağımsızlıklarına kavuştular ve İngiliz İmparatorluğu kendi adasına çekilmek zorunda kaldı.
20’nci yüzyıl Amerikan ve Rus yüzyılı oldu. Rusya’da 1917’den itibaren kurulan sosyalist sistem ve İkinci Dünya Savaşı, bu ülkeyi 1945’den itibaren bir dünya gücü haline getirdi. Adını devrim sonrasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği yapan Rusya, Avrupa’dan Asya’ya kadar uzanan bir coğrafyada birçok bağlı devletin merkezi konumuna geldi ve müthiş bir süper güç oldu. Rusya’nın bu gelişimi sonucunda dünyada piyasa sistemi dışında işleyen bir sosyalist blok oluştu. Kendi kabuğu içinde büyüyen ABD ise İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra süper güç haline geldi. ABD, Rusya gibi yönetim egemenliğini genişleterek değil, kurduğu ittifaklarla piyasa ekonomisi sistemi içinde kalmış olan batı dünyasında sözü dinlenen ağabey konumuna geldi. Böylece 20’nci yüzyıl ya da en azından önemli bir bölümü Rusya ve ABD’nin ortak yüzyılı olarak geçti. Rusya bu konumunu fazla sürdüremedi. 20’nci yüzyıl tamamlanmadan yaklaşık 15-20 yıl önce Sovyet sistemi dağılmaya başladı. Sonunda Doğu Avrupa’daki sosyalist blok üyesi ülkeler (Macaristan, Polonya, Çekoslovakya, Romanya, Bulgaristan ve diğerleri) ile Asya’daki üye ülkeler (Kazakistan, Ukrayna, Türkmenistan, Özbekistan ve diğerleri) sistemden koparak batılı piyasa sistemine geçtiler. Rusya yalnız kalınca süper güç konumundan uzaklaştı ve büyük ölçüde felç olan ekonomisini piyasa sistemi ve batının desteği eşliğinde toparlamaya koyuldu. ABD, yüzyılı sahiplenmekte rakipsiz kaldı.
ABD’NİN YÜZYILI DEVAM EDİYOR
Yüzyılı eğer herhangi bir yüzyılın başlangıcından sonuna kadar geçen yüz sene değil de 100 adet yıl olarak alırsak “ABD’nin yüzyılı” olarak adlandırdığımız dönem devam ediyor. Çünkü ABD’nin yüzyılı aslında 1940’larda başladı. Rusya’nın zirveden kopmasıyla birlikte ABD tek başına süper güç, bütün dünyanın ağabeyi konumuna geldiği gibi onun temsil ettiği piyasa ekonomisi de dünyanın ekonomi sistemi konumuna yükseldi. Genel kanı bunun bir süre devam edeceği, daha sonra Rusya’nın yeniden zirveye ortak olacağı ve Çin’in de bu ortaklığa katılacağı yolundaydı. Hatta beklentiler arasında belki biraz zaman farkıyla Hindistan’ın da ortaklar arasına girebileceği vardı. Böylece ABD’nin oluşturduğu tek kutuplu küresel sistem, bu kez iki kutuplu da olmayıp çok kutuplu bir görünüme dönüşecekti. Küresel finans krizi bu beklentileri şimdilik boşa çıkarmış bulunuyor. Ne Çin, ne Rusya, ne de Hindistan, ABD’yi dengelemeyi bir yana bırakın bu düşünceyi haklı çıkaracak bir görünüm içinde bulunmuyorlar.
 |
TÜRKİYE HÂLÂ BÜYÜYOR
Dünya devleri yavaş yavaş eksi büyümeye geçerken gelişme yolundaki ekonomiler hâlâ büyümeye devam ediyorlar. Gerçi büyüme oranlarında çok ciddi bir düşüş var ama oranlar en azından hâlâ pozitif. Türkiye de bu ekonomiler arasında bulunuyor. 2008 yılının üçüncü çeyrek büyümesi yüzde 0.5 olarak açıklandı. Bu oran 2002 yılının ilk çeyreğinden bu yana geçen 26 çeyreğin en düşük oranı olmasına karşın hâlâ pozitif olması kötüler içinde iyi olarak kabul edilebilir. Bununla birlikte sanayi üretiminde düşüşün devam ediyor olması dördüncü çeyrekte aynı pozitif oranı görmeyeceğimizin göstergesi gibi duruyor. İlk dokuz ayın büyümesi yüzde 3 oldu. Son çeyrekte eksi büyümeyle karşılaşsak bile, eksi 10 gibi anormal bir büyüme oranı söz konusu olmadıkça, yıllık büyüme oranı artı olarak kalacak. Buna karşılık büyüme oranımız hızla düşüyor. 2001 krizinden sonraki yıllarda ortalama yüzde 7 dolayında bir büyüme yakalamış olan Türkiye açısından yüzde 1.5-2 dolayındaki bir büyümenin yetersiz olacağını söylememiz mümkün.
|
İŞSİZLİKTEKİ YÜKSELİŞ
Krizin bize getirdiği en büyük olumsuzluklardan biri, işsizlik oranındaki artıştır. 2001 krizine girmeden önce işsizlik oranımız yüzde 7’lerde dolaşıyordu. Krizden hemen sonra 2002 yılında yüzde 8.4’e çıktı ve sonra yüzde 10’lar düzeyine yerleşti. Son iki yılda yeniden yüzde 10’un altına doğru inişe geçmeye başlamışken bu yıl artış eğilimine girdi. Eylül ayı için açıklanan işsizlik oranı yüzde 10.3. Bu oran geçen yılın Eylül ayında yüzde 9.3 idi. Özellikle sanayide başlayan sıkıntıların yavaş yavaş öteki sektörlere yayılmasıyla birlikte işsizlik oranında biraz daha artış olması beklenebilir. Büyümenin düştüğü bir ortamda işsizliğin artmaya başlaması sosyal açıdan sıkıntılı bir döneme gireceğimizi gösteriyor.
ENFLASYON VE CARİ AÇIK DÜŞÜŞTE AMA...
Talep daralmasının yol açtığı bir krizle karşı karşıya olduğumuz için bunun sonucu olarak iç talepte düşüş yaşanıyor ve bu da fiyat artışlarının hız kesmesine yani enflasyonun düşmesine yol açıyor. Enflasyona neden olan arz yönlü unsurlarda da düşüş olması, yani petrol, metal ve gıda fiyatlarının dünya çapında gerilemesi, enflasyondaki düşüşü hızlandırıyor.
Kriz ortamlarında daralan yalnızca iç talep değil. Dış talep de daralıyor. Bunun sonucunda ithalatta düşüş başlıyor ve sonuçta hem ithal mallarının fiyatlarında hem de taleplerinde ortaya çıkan düşüşün neden olduğu ithalat daralmasıyla cari açık da gerilemeye başlıyor.
Bu aşamada ilginç bir çelişki çıkıyor ortaya: Enflasyondaki ve cari açıktaki düşüş her zaman iyiye yorumlanırken bu gibi kriz ortamlarında deflasyonist gidiş gibi yorumlanarak krizin bir göstergesi olarak ele alınır hale geliyor.
BANKALAR VE REEL SEKTÖR
Kriz bir kez daha bankalarla reel sektörü karşı karşıya getiriyor. Reel sektör ve hükümet bankalara, bankalar da hükümete kızıyor. Hükümet ve reel sektör, bankaları krizde kredileri geri çağırarak krizi derinleştirmekle suçluyor, bankalar ise krizde bütün alacaklıların aynı tavrı sergilemesinin normal olduğu tezini ileri sürüyor. Bankaların bir başka şikayeti, mali sektörün üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan düzenlemeler. 2001 krizinden sonra çıkarılan ve son derecede ağır cezalar öngören yasal düzenlemelerin bu gibi dönemlerde bankaları kredi vermekten alıkoyduğu, bankaların öne sürdüğü en önemli iddia. Bu düğümün çözülmesi krizden çıkış için temel koşullardan birisini oluşturuyor. Bankaları yeniden kredi vermeye teşvik edecek adımların atılması gerekiyor.
|