UZUNCA bir süredir IMF ile yatıp IMF ile kalkıyoruz. Ben bu süre zarfında krizin daha da derinleşeceğini düşündüğüm için IMF ile bir program içine girilmesini savundum sürekli olarak. Ne var ki hükümetten gelen "ülke menfaatleri açısından kabul edilemez istekler var" itirazını duyduğum anda IMF ile bir ortak program yapılması düşüncesinden tümüyle vazgeçtim. Çünkü ülkemizin menfaatlerine aykırı bir düzenleme içine girmek, parayla pulla ölçülebilir bir şey değildir. Paramız olmaz fakirleşiriz ama ülke menfaatlerine zarar gelsin istemeyiz. Benim desteğim hep teknik anlamdaki görüşmeler ve programlar içindi. Konu ülke menfaatleri noktasına kadar gelmişse IMF ile düzenleme yapılmamalıdır..
KEMAL'İN İŞİ KAMBER'E BENZEMEZ
Ortaokuldaydım... Resim dersi için son derece uyduruk, kartona yapıştırılmış bir suluboya seti almış, onunla resim yapıyordum. Hoca yanıma geldi ve "Kemal'in işi Kamber'e benzemez" dedi. Yüzüne boş gözlerle baktığımı görünce de başladı öyküyü anlatmaya. Kemal ve Kamber diye iki arkadaş varmış, ikisi de aynı işi yapıyormuş. Kemal iyi malzeme kullandığı için daha iyi yapıyor ve daha çok kazanıyor, Kamber ise kötü malzeme kullandığı için yaptığını satamıyormuş. Hocanın anlattığı bu öyküden suluboya takımımı beğenmediği sonucunu çıkararak ertesi derse iyi bir suluboya takımıyla gittim. Kâğıdımı önüme koydum, yanına da yeni suluboyalarımı yerleştirdim. Masanın gözüne de eski uyduruk suluboya setini koydum. Resmimi yine eski setle yapıyordum. Hoca yanıma gelirken masanın gözünü kapatıyor ve sanki yeni seti kullanıyormuş gibi yapıyordum. Bir süre sonra hoca yanıma geldi resmime baktı ve "Gördün mü bak" dedi "Kemal'in işi Kamber'e benzemez dememiş miydim sana ben. Bak ne güzel olmuş."
1984 yılında IMF heyeti gelmişti Türkiye'ye. Ben KİT'lere bakan dairenin başkanıydım. KİT hesaplarını ve alınacak önlemleri ben anlatacaktım. O zamanlar henüz özelleştirmeler gerçekleşmediği ve kamu kesimi üretimi çok önemli bir ağırlık taşıdığı için KİT hesapları, kamu dengeleri içinde çok önemli bir yer tutuyordu. Hazine'de bilgisayar yoktu henüz, tablolar önce elle hazırlanıyor, sonra daktiloya çekiliyordu. Daktilo edilirken rakamlarda hatalar oluyor, bulabildiklerimizi daktilo silgisi ile silip yeniden yazdırıyorduk. Silinip yeniden yazılmış sıra ya da sütunlar hemen dikkati çekiyordu. Toplantı günü geldi. IMF heyeti masanın bir tarafına, biz de karşı tarafına oturduk. Tabloları IMF heyet başkanına verdim. Tabloları aldı, baktı ve suratını buruşturarak yanındakine verdi. O da bir göz atıp yanındakine iletti. Bizim tablolar en sondaki en kıdemsiz uzmana gitti. O da çantasından hesap makinesini çıkardı ve başladı toplamları kontrol etmeye. Üzerindeki silintiler ve yeniden yazımlar nedeniyle tablolar o kadar güven vermeyen bir görünüm içindeydi ki adamlar toplamları kontrol ediyorlardı.
Bir sonraki yıl Hazine'ye iki tane bilgisayar ve iki tane yazıcı alındı. Bilgisayar dediysem bugünkü bilgisayarları anlamayın sakın. Bunlar sabit disk hafıza kapasitesi 10 megabayt olan ve floppy disklere bilgi aktarmayı sağlayan basit bilgisayarlardı. Floppy disklerin alabildiği bilgi sınırı da 1 megabaytın altındaydı. Bu bilgisayar ve yazıcılardan birer tanesi KİT dairesine verildi. Bilgisayar ve yazıcı için KİT koridorunun sonunda özel bir bölüm yaptırdık. ABD'de master eğitiminden yeni dönmüş olan arkadaşlarımızın gözetiminde bilgisayar kullanmayı öğrenmeye başladık. Biz henüz formül yazmayı öğrenemeden IMF heyeti yine çıkıp geldi. KİT tabloları hazırdı ama biz bilgisayarda formüller yazmayı öğrenemediğimiz için bu tabloların hesaplamasını bilgisayara yaptıramamıştık. Bunu yapacak zaman yoktu. Bunun üzerine elle yazılmış tabloları bilgisayarı daktilo gibi kullanarak Lotus 123 (o zamanlar Excel yoktu ve Lotus 123 diye Excel'e benzer bir program kullanılıyordu) cetvellerine yazıp, yazıcıdan çıktı aldık. Yani aslında bu tablolar bilgisayarla yazılmış olmasına karşın yine elle yapılmış hesaplara dayanıyordu.
IMF heyetiyle toplantıya başladık. Tabloları heyet başkanına verdim. Adam, tablolara baktı ve yüzünde bir gülümseme belirdi. Kâğıtları kimseye vermedi ve önüne koydu. Aşina olduğu bir bilgisayar formatında hazırlanmış ve yazıcıdan çıktı alınmıştı. Artık tabloların kontrol edilmesine gerek yoktu. Oysa bilgisayarı yalnızca daktilo olarak kullandığımızı bilse yine aynı kontrolü yaptırırdı herhalde. Heyet başkanının yüzündeki gülümsemeyi görünce aklıma ortaokuldaki resim hocam ve "Kemal'in işi Kamber'e benzemez" sözü geldi.
TURGUT ÖZAL VE IMF
Özal, başbakan olduktan hemen sonra Türkiye, ekonomiyi liberalleştirmek için birçok adım attı. İthalat yasakları kaldırıldı, fiyat denetimleri terk edildi, kambiyo rejimi yumuşatıldı. Bu yapılanlar ekonomi çevrelerinde konuşulur ve desteklenir oldu. Biz bürokratlar da bunları yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da çeşitli toplantılarda anlatır olduk. Anlattıkça ve anlattıklarımız ilgiyle dinlenip desteklendikçe kendimize olan güvenimiz arttı. Ne var ki ilk birkaç ayda yapılanların üzerinden zaman geçtikçe yapılması gereken yeni düzenlemeler ertelenir, hatta gündemden kalkar oldu. Özellikle yapısal reformların tamamlanması ve yaşama geçirilmesi sürekli ertelenen bir konu haline geldi. Bugün de aşağı yukarı aynı sorunla karşı karşıyayız. Türkiye için söylenen bir söz vardır: "Ekonomideki atılım, yapısal reformlara gelince durur" diye. Gerçekten de öyle olmuştu. Vergi reformu yapılmıyor, sosyal güvenlik reformu erteleniyor, mali sektör reformu tam olarak biçimlendirilemiyordu. O zamanlar IMF heyetinin başbakanla görüşmesi çok istisnai bir şeydi. Bakanla bile gelişte ve gidişte birer nezaket toplantısı yapılır, geri kalan görüşmeler hep hazine müsteşar yardımcısının başkanlığında yürütülürdü. IMF heyeti ayrılmadan önce Hazine Müsteşarı, DPT Müsteşarı, Merkez Bankası Başkanı ve onların yardımcılarına kısa bir değerlendirme yapar, bulgularını aktarır ve bunlar üzerinde karşılıklı bir görüşme yapılırdı. Heyet bu görüşmede "concluding remarks" denilen bir özet not verirdi.
IMF'nin yapısal reformlar konusundaki ısrarları artık bürokrasinin boyunu aşmaya başlamıştı. Çünkü yasa çıkarılmasını istiyorlardı. Bu, artık bürokratların söz verebileceği bir şey olmaktan çıkmıştı. Durumu Özal'a anlattık. Özal bizi dinledikten sonra "Siz anlatamamışsınızdır, çağırın bir de ben anlatayım" dedi. IMF heyetiyle birlikte Özal'a gittik. Adamlar durumu özetleyip neler yapılması gerektiğini söylediler. Özal bir şeyler anlattı, nereden nereye geldiğimizi aktardı. Adamlar nereden nereye geldiğimizi takdir ettiklerini söyleyerek bundan sonra bir yerlere gitmek istiyorsak yapısal reformları yapmamız gerektiğini açıkladılar. Bir süre daha konuşulduktan sonra izin isteyip ayrıldılar. Heyet ayrıldıktan sonra Özal bize dönüp "Bunlarla bir şey olmaz, bırakın gitsinler" dedi.
LA SCALA
1994 yılında kriz çıkmış, bizim ekip yine IMF'nin yolunu tutmuştu. Ben o zaman Washington Büyükelçiliği Ekonomi Başmüşaviriydim. Ekibimiz Hazine ve Dışişleri üst düzey yetkililerinden oluşuyordu. Bizim tarafta kafalar karışıktı. Kriz, oldukça karamsar bir hava yaratmıştı. Hangi adımın atılması gerektiği konusunda farklı görüşler çıkıyordu ortaya. IMF heyetine Merkezi ve Doğu Avrupa bölümü direktörü İtalyan Massimo Russo başkanlık ediyordu. Russo, bir süre dinledikten sonra "Türkler ve İtalyanlar biraz birbirine benzer" dedi ve devam etti "Ben operaya düşkünümdür. Ünlü İtalyan opera kumpanyası La Scala ilk kez burada Kennedy Center'da bir gösteri sergileyecekti. La Scala'nın yöneticisini tanıdığım için provalara gittim. Tam bir faciaydı. Primadonna ile baş erkek oyuncu koşarken çarpışıyorlar, dekorlar tutturulduğu yerden düşüyor, masalar devriliyordu. Moralim bozuk eve dönerken bunlar burada rezil olacaklar diye geçirdim aklımdan. Üç gün sonra gala gecesine gittim. İçimde hep rezil olacaklar korkusu vardı. Oysa gala gecesinin gösterisi muhteşem oldu. Sanki provayı yapanlar bunlar değildi, sanki o beceriksiz görünümlü oyuncular gitmiş yeni oyuncular gelmişti. Onun için canınızı çok sıkmayın. Bizler, Akdenizliler böyleyizdir. Son anda işleri toparlarız."
Gerçekten de haklı çıkmıştı Russo. 1994'de kendi başımıza yarattığımız krizden IMF'nin de desteğiyle çıkmayı becermiştik. Bakalım bu kez de bu tür bir çıkışı becerebilecek miyiz?
|