1929 Büyük Dünya Bunalımı’na kadar Adam Smith, David Ricardo, Thomas Robert Malthus, Jean Baptiste Say, John Stuart Mill gibi klasik iktisatçıların öğretileri, ekonomi kuramının değişmez ilke ve teorileri olarak kabul görüyor ve bütün dünyadaki ekonomi eğitimi buna göre biçimleniyordu. Klasik ekonomi teorisi ekonominin kendiliğinden tam istihdam noktasında dengeye geldiğini, devletin ekonomideki rolünün en aza indirilmesinin en doğru tercih olduğunu, piyasalara karışılmazsa kendiliğinden dengeye geleceklerini savunuyordu.
Büyük buhran klasik iktisatçıların söylediğinin tersine ekonominin kendiliğinden dengeye gelemediğini ortaya koydu. 1936 yılında John Maynard Keynes ünlü “Para, Faiz ve İstihdam Genel Teorisi” adlı kitabını yayımladıktan sonra ekonomide bir Keynesyen devrimden söz edilir oldu. Keynesyen teori, klasik teorinin tam tersine ekonominin tam istihdam dengesine kendiliğinden gelemediğini, dolayısıyla piyasalar açısından otomatik dengelerin söz konusu olamayacağını, eğer böyle bir denge oluşmuşsa bunun tesadüften ibaret olduğunu öne sürdü. Sonuç olarak da piyasaların tam istihdam noktasında dengeye gelebilmesi için devletin ekonomiye müdahale etmesinin gerekli olduğunu savundu. 1970’lere gelene kadar devletlerin çoğu, Keynesyen teoriye uygun olarak kamu kesiminin ekonomide aktif rol almasını sağladılar. Kamu iktisadi teşebbüsleri üretimde doğrudan yer alarak karma ekonomi diye adlandırılan bir modelin oluşmasına yol açtı. Maliye politikası aktif biçimde kullanılarak kamu maliyesindeki sapmalarda düzeltme aracı olarak işletildi.
KEYNESYEN POLİTİKALARIN DÜŞÜŞÜ
1970’lerde Keynesyen modelin yararı sorgulanmaya başladı. Önceleri Milton Friedman’ın öncülüğünü yaptığı “Parasalcı iktisatçılar” ile başlayan eleştiriler, sonraları aralarında Robert Lucas Jr’ın da bulunduğu yeni klasik iktisatçıların eleştirileriyle doruğa çıktı. Arz yönlü iktisatçıların da katılımıyla dünyada yeniden devletin dışlandığı klasik ekonomiye dönüş eğilimi baş gösterdi. Deregülasyon, denetimlerin hafifletilmesi, piyasalara müdahalelerin kaldırılması, özelleştirmeler, ABD’den İngiltere’ye oradan Türkiye’ye kadar bütün dünyaya bir moda halinde yayıldı. Keynesyen ekonomi yaklaşımı gözden düşerken ekonomiye müdahale ya da piyasaların düzenlenmesi gibi yaklaşımlar aşağılanmaya başladı. Bütün dünyada ekonomi eğitimi, piyasaların kendiliğinden dengeye geldiği inancına dayalı yaklaşımlara göre biçimlenir oldu. Bu eğilime “Keynesyen Karşıtı Devrim” adı verildi.
Birkaç kez piyasalarda kriz çıksa da monetarizm, yeni klasik ekonomi ve arz yönlü ekonomi yaklaşımının getirdiği katkılarla çağdaşlaştırılmış olan klasik ekonomi yaklaşımının bu sorunları çözeceğine olan inanç sarsılmadı. Ta ki 2008 krizinin sistematik bir krize yol açması söz konusu oluncaya kadar. 2008 krizinin ardından ister istemez piyasalara müdahale, devlet karışımları, regülasyon ve denetim yeniden gündeme geldi. Keynesyen ekonomi yeniden moda oldu. Karşı devrim birden rafa kaldırıldı.
HANGİSİ DOĞRU POLİTİKA?
Bu aşamada iki saptama yapalım. Bir; kriz olmadığı sürece hızlı büyümenin yolu, piyasa sisteminin mümkün olduğunca serbest bırakılmasından geçiyor. Ne var ki piyasa sistemi denetim ve kurallar ile ahlaksızlık arasında ince bir çizgide denge sağlayabiliyor. İki; kriz çıktığında denetimlerin ve kuralların gevşetildiği ve bunun da ahlaksızlığa yol açtığı anlaşılıyor ve Keynesyen ekonomi yardıma çağrılıyor.
Keynesyen ekonomi politikasının her krizde imdada çağrılması, ona her zaman geçerli bir politika niteliği kazandırmıyor aslında. Hatta tam tersine bu özelliği ona kriz dönemlerinin ekonomi politikası görünümü veriyor. Keynes, kendi teorisine “genel teori” adını vermiş olsa da ben bu teorinin kriz dönemlerine özgü “özel bir teori” olduğu kanısı taşıyorum.
Piyasa ekonomisi açısından asıl olan kurallar, denetim ve yaratıcılık dengesinin doğru kurulabilmesidir. Yani işin doğrusu, klasik ekonomiyle Keynesyen ekonominin bir arada bulunduğu bir sistemin yaratılabilmesidir. Klasik ekonomi, Keynesyen ekonomi, parasalcı ekonomi, yeni klasik ekonomi ve arz yönlü ekonomi birbirinin rakibi değil tamamlayıcısı olduğunda kapitalizmde krizler en az düzeye inebilir.
İçinden geçmekte olduğumuz küresel kriz, yaygın olarak uygulanmakta olan ekonomi politikasında ciddi değişiklikler getirecek. Bir dönem maliye politikasına, bir dönem para politikasına, bir dönem her ikisinin bir arada uygulandığı karma politikalara ağırlık veren küresel uygulamalar artık yepyeni arayışlar içinde bulunuyor. Bunların sonucunda yeni bir ekonomi politikası modeli doğacağını tahmin ediyorum. Bu model, kurallar ve denetime ağırlık veren bir model olacak. Çünkü yaşanan kriz, büyük ölçüde, kuralların ve denetimin hafife alınmasıyla ortaya çıktı.
TÜRKİYE NE YAPMALI?
Türkiye’nin izlemesi gereken yol haritası da küresel sistemden farklı olmayacak. Yani küresel sistem içinde kalacaksak o sistemin getireceği kurallara ve denetim yapısına uymak durumunda olacağız. Bizi burada en çok zorlayacak olan şey yapısal reformlar olacak. Yapısal reformların başında vergi sisteminin yeniden oluşturulması geliyor. Bu çok kolay bir adım değil. Yapılıp da sisteme yerleştirilmesi için zamana ihtiyaç var. Küresel sistemde bu yeni yaklaşımlar yaşama geçirilmeden ve bizim de kapımızı çalmadan önce yapısal reformlara başlayıp yol almamız gerekli. Aksi takdirde çekeceğimiz sıkıntıların şiddeti de süresi de artacak. |