Benim CNBC-e Business dergisindeki yazılarımın sürekli başlığını, kitabımın adından esinlenerek “Light Günlük” koymuş arkadaşlar. Ben de itiraz etmedim. Her yeni sayıda yeni bir yazı için masaya oturduğumda itiraz etmemekle hata ettiğimi bir kez daha anlıyorum. Çünkü bu başlığa uygun biçimde ilk yazımdan başlayarak ciddi konuları hafif tarafından almak için uğraşıp dursam da bunu bir türlü beceremedim. Bu dergi haftalık olsa belki o zaman arada bir böyle şeyler bulup çıkarmak mümkün olacak, ama aylık dergide bir ay içinde birikmiş o kadar ağır konu oluyor ki hafif bir şeyler yazmayı istesem de bir türlü yapamıyorum. Bu ay da böyle geçti. Bir çok ağır olay yaşandı, ciddi konular tartışıldı. Aya damgasını vuran olay bence küresel ısınma raporuydu. Şimdi bunu başlıkla bağdaştırıp da hafifletmek mümkün değil. Çünkü konu hafife alınacak gibi bir konu değil. O nedenle izninizle bu kez de Light Günlük başlığı altında “Ağır Günlük” yazacağım. Ama gelecek sayılarda bu yazılardaki havayı biraz olsun hafifleteceğime ve dolayısıyla arkadaşlarımın bulduğu sürekli başlığa uygun şeyler kaleme alabileceğime ilişkin umudumu koruyorum.
KAPİTALİZMİN KÜRESELLEŞMESİ
Küreselleşme için pek çok tanım yapıldı bugüne kadar. Ben ısrarla kendi tanımımı kullanmaya devam ediyorum. Küreselleşme bana göre “kapitalizmin bir dünya sistemi olarak egemen olması” demek. Tanımın içine kapitalizmi koyduğumuz zaman, bu bir çok insanda alerji yaratıyor. Çoğu kişi burada kapitalizmi değil, “piyasa ekonomisi” tabirini kullanmamı öneriyor. Oysa piyasa ekonomisi tam olarak kapitalizmin özeti değil. Çünkü kapitalizmin ekonomisinde, piyasa ekonomisi masumiyetinden başka şeyler de var. Ondan da ötesi küreselleşme, her ne kadar onun peşine takılmış olsa da yalnızca ekonomiyle ilgili bir oluşum değil. Başlangıçta kapitalizm ekonomiyle ilgili gibiydi. Zamanla kendi kültürünü, felsefesini, sanatını da yarattı ve ekonomiyle başlamış olsa da alıp başını başka yerlere yayıldı. Yani piyasa ekonomisi dersek konuyu ekonomi ufkuna hapsetmiş oluruz.
Hiç kuşkusuz her şeyde olduğu gibi kapitalizmde de tam anlamıyla bir standart yakalamak mümkün değil. Yani ABD’de, İngiltere’de geçerli olan kapitalizm ile Çin’e de yayılmış olan ya da Türkiye’de uygulanan kapitalizm aynı şeyler değil. Örneğin Çin, ısrarla kapitalizmi uygulamadığını söylüyor. Gerçekten de Çin’in durumuna yakından baktığımızda kapitalizmin bir çok kuralının orada olmadığını, ama temel içgüdüsünün, yani bireysel kâr etme güdüsünün bulunduğunu görüyoruz. Bu bize Çin’in yarın öbür gün kalkınmasını tamamladığında öteki kuralları da benimseyerek tipik bir kapitalist devlet olacağını gösteriyor. Çünkü bir topluma bireysel kâr etme güdüsü egemen olduğunda artık kapitalizmden geri dönüş yolları tıkanmış demektir. Türkiye’nin de birçok eksiği ve fazlası var. Örneğin fikri mülkiyet haklarının korunması kapitalizmin belki de en temel kurumlarından birisi. Yani eser ya da buluş sahibini korumadığınız sürece yeni eserler, buluşlar çıkarma imkânınız pek kalmıyor. Türkiye’de bu koruma son derecede zayıf. Bir çok yasal düzenleme yapılmış olmasına karşın uygulamada büyük eksikler var. Böylece korsan ve taklit ürünlerin yayılması yeni eser ya da buluş yapmayı engelliyor.
Kapitalizm kâr odaklı bir sistem olduğu için kâr etmeye götüren yolların geçerli, bunu engelleyen şeylerin ise kaldırılmasının gerekli olduğu bir düzen. Başlangıçta son derecede masum görünen bu yaklaşım bugün karşımıza bir küresel sorun olarak çıkmış bulunuyor.
DAHA ÇOK KÂR
Sistem, daha çok kâr etmeye koştukça birçok başka şeyi ihmal etmeye yöneliyor. Bu anlamda çevreyi bozuyor, doğal yaşamı zedeliyor, farklılıkları öldürüyor, renkleri solduruyor. Türkiye’nin kesin olarak kapitalizme yönelişinin başlangıcını 1950’ler diye kabul edersek yarım yüzyılı aşan bir dönüşümden söz ediyoruz demektir. Elli yıl önceki çevre ile bugünkü çevremizi karşılaştırırsak, ya da doğal yaşama ilişkin farkları yanyana koyarsak değişimi gözden kaçırmamız mümkün değil. Arada bir televizyon kanallarında oynayan eski Türk filmlerini izliyor, ya da bazen bir arkadaşınızın yolladığı eski İstanbul veya eski İzmir’e ilişkin nostaljik fotoğraflara bakıyorsanız değişimi görüyorsunuzdur. Eski dediğimiz çok değil, yarım yüzyıl öncesi. Arada dağlar kadar fark var. Çoğu kez bunu gelişme, kalkınma, büyüme olarak algılıyoruz. Kapitalizm yalnızca bir ekonomik sistem değil. Aynı zamanda bir kültür. Üstelik o kültür, büyük ölçüde reklamların kurgulamasıyla düşüncemize yön veriyor. Bizler o kültürle yetiştiğimiz için bu değişimi gelişme, kalkınma olarak algılamamız normal. Ama biraz derinine inince gerçek anlamda bir çevre faciası çıkıyor karşımıza.
ZARAR VEREN AŞIRI TÜKETİM DEĞİL,
AŞIRI ÜRETİM
Bugüne kadar hiçbir hayvanın üretim faaliyetinde bulunduğu görülmemiştir. İnsan hariç. Aslında insan da öteki hayvanlar gibi, tüketmek için formatlanmıştır. Yüzbinlerce yıl yalnızca yabani sebze ve meyveleri toplayıp yiyerek, ağaç kabuklarını ve köklerini kemirerek, hayvanları avlayarak sürdürmüştür yaşamını. Yaklaşık onbin yıl kadar önce, neolitik çağda, Mezopotamya’da başlayan bir dönüşümle insan yerleşik yaşama geçmiştir. Bu dönüşümle birlikte yabani sebze ve meyveleri evcilleştirmeye, vahşi hayvanların bazılarını ehlileştirmeye ve yaygın biçimde üretime geçmeye başlamıştır. Aslında hangisinin hangisine öncelik ettiği bilinmiyor. Yani önce vahşi hayvanları ehlileştirdiği, yabani sebze, meyveyi evcilleştirdiği için mi yerleşik yaşama geçtiği, yoksa yerleşik yaşama geçtiği için mi bütün bunları yaptığı henüz aydınlanmış değil. Ama tüketiciyken doğaya verdiği sınırlı zararın, üretime geçtikten sonra verdiği zarardan çok daha küçük olduğu konusunda bir tartışma yok.
Üretim ilk yerleşimden bu yana her geçen yılda hızla arttı. Üretim artışı, nüfus artışına; nüfus artışı, üretim artışına yol açtı. Bugün gelinen aşamada bütün bu ilişkiler çok daha çeşitlendi ve karmaşıklaştı. Başlarda tarım alanları sanayi fabrikalarına dönüşürken zamanla tarım alanı açmak için ormanlar tahrip edildi. Artık dumanı tüten yeni bir sanayi tesisi ne kadar olumsuz katkı yapıyorsa, tarıma açmak için tahrip edilen her orman parçası da akciğerlerimizden koparılan bir parça etkisi yaratıyor.
BUNDAN SONRASI DAHA ZOR
Birleşmiş Milletler İklim Değişiklikleri Paneli (IPCC) tarafından hazırlanan son rapor dünyayı ayağa kaldırdı. O rapora kadar herkes bir şeylerin bozulduğunu ama önlem alınırsa geri dönüşün mümkün olacağını düşünüyordu. Rapor, geri dönüşün mümkün olmadığını, dünyanın yok olmaya doğru ilerlediğini ve bundan sonra atılacak doğru adımlarla bu sonun ancak geciktirilebileceğini ortaya koydu.
Yirminci yüzyılın ilk yarısına kadar kapitalizmin önünde hemen hemen hiçbir kural yoktu. O nedenle yatırımların getirileri çok yüksekti. Belki de çevre için kötülüğün başladığı o dönem, çelişkili bir biçimde kapitalizmin altın çağıydı. Kapitalizm, kısa dönemde kârı artırmak uğruna uzun dönemde hem kârı hem de dünyanın geleceğini tehlikeye attı. Yüzyılın ikinci yarısı sendikalaşmanın, insan haklarının kavgasıyla geçti. Kapitalizme bir takım kurallar getirildi. Buna karşın kârlar yine de yüksek sayılırdı. O dönemi de kapitalizmin gümüş çağı olarak niteleyebiliriz. Çelişki sürüyordu: Kapitalizm gümüş çağını yaşarken, çevre bozulmaya hızla devam ediyordu. Yüzyılın sonlarına doğru artan çevre kısıtlamaları, artan standartlar ve yeniden regülasyonlara dönüş ağırlık kazanmaya başladı. Artık eski kârlar söz konusu değil. Bana sorarsanız çevrenin iyice bozulduğu günümüzde kapitalizm bronz çağını yaşıyor. Yani bundan sonra yatırımlar, üretim, dağıtım çok daha kurala bağlı hale gelecek. Sanayicinin, yatırımcının işi çok daha zor olacak.
Bronz çağa dönüş tuhaf bir benzetme oldu. Sanki ondan sonrası filmin geri sarılmasını andırıyor. Eğer film geri sarılmaya başladıysa her şey yine başladığı gibi kaosla bitecek demektir.
|