Adınız
 
  Soyadınız
 
  E-posta Adresiniz
 
   
 
   
 
 

Seçim sonrasında ekonomi politikası

Yeni hükümet, karşısında yavaşlamaya yüz tutmuş bir büyüme, çözülmemiş bir işsizlik sorunu, tamamlanmayı bekleyen antipatik yapısal reformlar, cari açık ve çok daha az toleranslı bir IMF bulacak.

Mahfi Eğilmez
 

Genel seçimlerin 22 Temmuz’a alınmasıyla birlikte her geçen gün gündemde daha fazla yer işgal etmeye başlayan siyaset, artık neredeyse gündemi tek başına oluşturmaya başladı. Partilerin birleşme ya da güçbirliğine girişme çabaları, parti içi kavgalar, liste dışı kalan milletvekillerinin küskünlüğü gibi konular, bütün öteki konuları geriye attı ve ortalık toz dumana karıştı. Yurt dışı piyasalardaki dalgalanmalar sonucunda döviz fiyatları biraz yükselince, seçim sonrasında ekonominin ne olacağı soruları yavaş yavaş gündem olmaya başladı yine. 23 Temmuz günü, yani seçimin galibinin iyi-kötü belli olduğu gün, ekonomide kaldığımız yerden nasıl ve hangi hamleyle devam etmemiz gerektiği hayati önem taşıyor.

SEÇİMİ KİM KAZANIRSA KAZANSIN İŞİ ZOR
Bugünkü görünümle seçim sonrasında birkaç olasılık söz konusu gibi duruyor. Bu olasılıkların en güçlüsü AKP’nin iktidarda bulunacağı olasılıklar. Yani AKP ya tek başına ya da koalisyonun büyük ortağı olarak iktidarda olacak. Eğer öyle olursa AKP kaldığı yerden devam edecek gibi görünüyor. Ne var ki görüntü bu biçimde olsa bile gerçekler tam da öyle değil. Çünkü 2007 yılı önceki dört yılın kazanımlarının bir bölümünün yitirildiği bir yıl olmaya doğru hızla ilerliyor.
Öncelikle Türkiye’nin AKP iktidarında geçirdiği 5 yıla bir bakalım. Türkiye 2001 yılında tarihinin en büyük ekonomik krizini geçirmişti. GSMH’si 200 milyar dolardan 150 milyar dolara düşmüş, işsizlik yüzde 7 ortalamadan yüzde 10’lara fırlamış, bir çok işletme batmış, mali sektör çökmüş, insanlar bu sıkıntıdan çıkabilmek için her türlü özveriye razı hale gelmişlerdi. AKP böyle bir Türkiye devraldı. O sırada dünyada ekonomik konjonktür, güneydoğu Asya ve Rusya krizlerinin yarasını sarmış, çıkış trendine girmişti. Dünyada likidite bolluğu bütün zamanların rekorunu kırıyordu. Fon sahipleri ellerindeki kaynakları yatıracak yer arıyorlardı. Gelişme yolundaki ülkeler ve özellikle de onların en üst tabakasını oluşturan yeni yükselen pazar ekonomileri (emerging markets) önerdikleri faizler ve getirilerle bu kaynakların sahipleri için son derecede çekici görünüyorlardı. Türkiye krizi atlatmış, IMF’nin kapsamlı desteğini sağlamış ve AB ile üyelik konusunda önemli adımlar atarak müzakere aşamasına gelmişti. Üstelik Türkiye’nin önerdiği reel faiz ve getiriler bütün öteki yeni yükselen pazar ekonomilerin önerdiğinden yüksek bulunuyordu. Yani kriz sonrasında IMF ve AB’nin yakınlığı sonucu riskler azalmış, getiriler ise yüksek kalmaya devam etmişti. Kaynaklar hızla Türkiye’ye yöneldi. Türkiye, tarihinin en yüksek yabancı sermaye yatırımını çekmeye başladı. Bunlar olurken bir yandan da insanlardan yeni özveriler istendi. Bazı konularda ikişer kez vergi alındı. Kriz insanları öylesine bezdirmişti ki kimse bir şey diyemedi. Yapısal reformlar hızla gerçekleştirilmeye başlandı. Birçok konuda kazanılmış haklar bile geri alınmaya başlandı. İşlerini yitirmek insanları öylesine kötü bir duruma itmişti ki yine kimse itiraz etmedi. Özetle Türkiye bu beş yıl içinde 2001 krizinin yarattığı ortamı ve dünyanın yükselen konjonktürünü kullanarak son derecede zor görünen adımları atmayı başardı. Bunun sonucunda bütçesini denkleştirdi, enflasyonunu düşürdü, gelirini artırdı, kamu borçlarını düşürdü. Karşılığında cari açığını büyüttü, işsizliği çözemedi ve başta sosyal güvenlik sistemi olmak üzere bazı yapısal reformları tamamlayamayıp erteledi.

ASIL SORUN SEÇİMDEN SONRA NE OLACAĞI
Şu anda her şey 23 Temmuz sabahına ayarlanmış gibi duruyor. Oysa 23 Temmuz’da bir mucize olmayacak. AKP ya tek başına ya da bir koalisyonun ortağı olarak iktidarda olacak. Hemen ardından cumhurbaşkanlığı sorunu gelecek gündeme. Yani siyasetin etkisi devam edecek. Ama diyelim ki bunların hepsi çözüldü ve herhangi bir parti tek başına iktidar oldu ya da birden fazla parti koalisyon kurdu. İşte o aşamada ekonominin ne olacağı birdenbire gündeme bütün ağırlığıyla oturacak.
İç talepte gerileme eğilimleri devam ediyor. Dayanıklı tüketim mallarının talebi hızla düştü. Sanayi üretimi ciddi bir gerileme eğiliminde, ihracatın artmış ve ithalatın azalmış olması aslında iç talepteki düşüşün bir başka göstergesi. İç talep düştüğü için ithal mallara olan talep de düşüyor ve tek çare eldeki üretimi dışarıya satmak olarak ortaya çıkınca da ihracat artıyor. Bu gelişme büyüme oranını da düşürecek. Bu eğilimin yaratacağı tek olumlu gelişme ise cari açığı düşürecek olması. Nitekim cari açıkta gerileme eğilimi ortaya çıkmaya başladı. Buna karşılık bütçede sağlanan mali disiplin, yavaş yavaş elden gidiyor. Seçim ekonomisi eleştirilerine inanmayanlar bile artık belediyelerden alacaklara karşılık yapılan bütçe kesintilerinin ertelenmesi, KDV oranlarındaki indirimler gibi adımları görünce bütçe disiplininin bozulmaya başlamasından endişe duyar oldular. İşsizlik sorunu ise çözülmeden duruyor karşımızda. Sorunu çözmek yerine nereden kaynaklandığını açıklamak kimseyi tatmin etmiyor. 
Özetle seçimden sonra hükümeti kuracak olanlar karşılarında cari açık, yavaşlamaya yüz tutmuş bir büyüme, çözülmemiş bir işsizlik sorunu, tamamlanmayı bekleyen antipatik yapısal reformlar, AB ile sertleşmeye başlayacak ilişkiler, yeniden sorun haline gelmeye başlayan bir bütçe, kolay düşmeyen bir enflasyon ve çok daha az toleranslı bir IMF bulacaklar.

GELECEĞİN EKONOMİ POLİTİKASI
Türkiye ekonomik sorunlarının bir bölümünün çözümü için epeyce yol aldı. Ne var ki alınan bu yol gevşemeye izin vermiyor. Hatta tam tersine çok daha disiplinli politikaları uygulamaya koymayı gerektiriyor. O nedenle partilerin ekonomi kurmaylarının yaptıkları bazı sorumsuz açıklamaları terkederek gerçekleri konuşmalarının zamanı geldiğini düşünüyorum. “IMF ile yeni stand by yapmayacağız” biçimindeki açıklamaları gerçekçi bulmuyorum. Bu tür açıklamalar ne zaman sıkıştıysak bize yardım elini uzatmış olan IMF’ye karşı haksızlık. IMF 1999 yılı sonundan bugüne kadar Türkiye’ye 41.2 milyar dolar destek sağladı. Devam eden stand by düzenlemesi çerçevesinde daha da kullanılabilir 4.5 milyar dolar destek hazırda bekliyor. IMF denize dökülecek bir düşman değil. IMF, bizim de pay sahibi olduğumuz bir yardımlaşma sandığı. Artık bu tür popülist söylemleri bırakıp gerçekleri konuşmak ve biraz pragmatik olmak gerektiği kanısındayım. “Yüzde 6.5 oranındaki faiz dışı fazlayı yüzde 3.5’e indirip kaynak yaratacağız” söylemi de doğru değil. Bir yandan ekonominin sanal büyüdüğünü söyleyip bir yandan da sanal kaynak peşinde koşmak ciddi bir çelişki. Faiz dışı fazlayı indirerek değil, artırarak reel kaynak yaratılır. Onun da yolu harcamaları kısmak ve/veya gelirleri artırmaktır.
Beğenelim ya da beğenmeyelim geçtiğimiz 5 yıl içinde ekonomide iyi şeyler yapıldı. Bunları karalayıp sil baştan başlamanın anlamı yok. Yapılan iyi şeyleri esas alarak daha iyi neler yapılacağını formüle etmek gerekiyor. Geçmiş beş yılda iyi yönetilemeyen şeylerden birisi cari açık, birisi işsizlik, birisi de reel faiz. Hatta son zamanlarda gevşeyen bütçe disiplini de bir başka sorun. Bu sorunlara enflasyonu yüzde 4’e indirme hedefi de eklendiğinde işin ciddiyeti daha da artıyor. Geleceğe dönük ekonomi politikası kurulurken bu sorunları çözümleyecek önlemleri ortaya koymak gerekiyor.  
Öteki dengeleri bozmadan bunları iyiye götürmek için çözümü veya önerisi olan var mı? Varsa onları dinleyelim. Yoksa, bütçeyi gevşeterek geçici iyileştirmeler sağlayacağını ya da IMF’yi yollayarak ekonomi politikasını bağımsız yapacağını anlatan önerileri tekrar tekrar dinlemeyelim. Bunlarla bir yere varılamadığını geçmiş deneyimler öğretti bize. Seçime çok yaklaşıldığı bir dönemde siyasal partilerimizden ekonomi politikası alanında daha ciddi, daha tutarlı ve daha sağduyulu çözüm önerileri bekliyoruz.


 
 
Mahfi Eğilmez'in Diğer Yazıları
   

 
  Hemen üye olmak için tıklayınız.  
     


© 2006-2012 Doğuş İletişim

Doğuş Yayın Grubu Dergileri: National Geographic Türkiye | National Geographic Kids | CNBC-e Business | Motor Boat & Yachting | Robb Report